Futbolda kazanmak sevilir ama asıl bağ, kaybedilen günlerde kurulur.
Kupalar unutulur, şampiyonluklar bir süre sonra sıradanlaşır; fakat mağlubiyetler hafızaya kazınır.
Peki bir takım yıllarca kazanamazken, taraftarı neden hâlâ oradadır?
Bu sorunun cevabı skor tabelasında değil, insan psikolojisinde gizlidir.
Taraftar olmak, başarıya ortak olmak değildir sadece.
Taraftar olmak, hayal kırıklığını paylaşmayı kabul etmektir.
Bir takım kaybettiğinde tribünü terk etmeyenler, aslında futbola değil kendilerine sadık kalırlar.
Çünkü bir kulüp, zamanla bir kimliğe dönüşür.
Mahallenin sesi olur, çocukluğun hatırası olur, babadan kalan bir miras olur.
Takım yenildiğinde hissedilen öfke, üzüntü ya da kırgınlık; bir oyunun değil, aidiyetin sarsılmasıdır.
Modern futbol bize şunu öğretti:
Başarı geçici, bağlılık kalıcıdır.
Bugün stadyumda oturan taraftar, sadece sahadaki 11 kişiyi desteklemez.
Geçmişte yaşanan sevinçleri, kaçırılan şampiyonlukları, son dakikada yenilen golleri de sırtında taşır.
Her mağlubiyet, kolektif bir hafızaya eklenir.
Ve garip bir şekilde, bu hafıza bağı daha da güçlendirir.
Bir takım kazandığında herkes yanındadır.
Ama kaybettiğinde yanında kalanlar, o kulübün gerçek hikâyesini yazar.
Bu yüzden bazı taraftarlar “yenilmeye alışmış” gibi görünür ama aslında vazgeçmeye alışmamıştır.
Çünkü vazgeçmek, sadece bir takımı değil;
çocukluğunu, anılarını, kendini terk etmek anlamına gelir.
Futbolun en güçlü olduğu yer de tam burasıdır.
Mantıkla açıklanamayacak bir bağlılık.
Akılla savunulamayacak bir sadakat.
Mağlubiyetle yaşamayı öğrenen taraftar, kazanmayı da daha derin hisseder.
Ve belki de bu yüzden futbol, hâlâ bu kadar güçlüdür:
Çünkü bize kaybetmeyi öğretirken, vazgeçmemeyi hatırlatır.